Veteriner Gıda Hijyenistleri Derneği, Veteriner Hekimler Derneği, Veteriner İç Hastalıkları Derneği,Hayvan Hakları İçin Veteriner Hekimler Derneği, Veteriner Halk Sağlığı Derneği ve Veteriner Sağlık Ürünleri Sanayicileri Derneği ortak bir açıklama yaptı.
Elektronik Haber Ajansı (e-ha) muhabirinin edindiği bilgiye göre yapılan açıklamada, 'Bilindiği gibi Tarım ve Köyişleri Bakanlığı bozuk ve dağınık yapısı ile mevzuatını biraz da Avrupa Birliğinin baskısıyla yeniden organize etmek için çalışmalar yapmaktadır.
Bu çalışmalardan ilki olan yeniden örgütlenme yasa tasarısı 31.12.2009 tarihinde, hemen ardından yıllardan beri özlemle beklenen ama beklentilerimizi boşa çıkaran Veteriner Hizmetleri, Bitki Sağlığı, Gıda ve Yem Yasa Tasarısı da sessiz sakin bir biçimde 15.02.2010 tarihinde Meclise sevk edildi. Bazılarının deyimiyle Bakanlığımız yine her zamanki gibi bu yapılanmayı 'meslek taassubuyla' yapmaktadır. Nasıl ki şu anda 81 ilin Tarım İl Müdüründen sadece 14 tanesi Veteriner Hekimse, nasıl ki veteriner hekimler İl Müdürlüklerine bağlı 7 Şube Müdürlüğünden birkaç istisna dışında sadece Hayvan Sağlığı Şubesine müdür olabiliyorsa, nasıl ki veteriner araştırma enstitülerine hayvan sağlığıyla ilgisi olmayan meslek mensupları atanabiliyorsa yine aynı şey tekrar edilmektedir. Biz bu filmi daha önce de gördük ve hiç şaşırmadık.
Et ithalatına zemin hazırlanıyor
Türkiye hayvancılık sektörünün karşı karşıya olduğu sorunlar yıllardır katlamalı bir şekilde günümüze kadar gelmiştir. Cumhuriyet boyunca sağlanan gelişmelere karşı özellikle örgütlenme alanında yaşanan boşluklar, sınırların kontrol altına alınamaması, etkin bir hayvan hastalık kontrol sisteminin kurulamaması (var olan sistem 1980 sonrası lağvedilmiştir), IMF ve Dünya Bankasının dayatmalarıyla yanlış et ithalatı yapılması ve bu tür ürünlerin stratejik ürünler olarak görülmemesi nedeniyle hayvancılık sektörü (tarım sektörü de buna dahildir) deyim yerindeyse katledilmiştir. 1996R17;dan sonra İngiltere'de ortaya çıkıp Avrupa ülkeleri ile ABD'yi etkileyen deli inek hastalığı nedeniyle zorunlu olarak kesintiye uğratılan et ithalatı, günümüzde değişik oyunlarla yeniden sahneye konulmaya çalışılıyor. 1995'te bir oldu bittiyle imzalatılan Gümrük Birliği anlaşması gereğince doldurmak zorunda bırakıldığımız yıllık et kotası her seferinde önümüze konuyor.

Bir ülke düşünün ki 1982 yılına kadar bütün dünyaya canlı hayvan ve hayvan ürünleri dışsatımı yaparken sadece 3 yıl içerisinde hayvan ve hayvansal ürün ithalatçısı haline getirildi. 1985'den 199'ya kadar gümrük kapıları sonuna kadar açıldı, üstüne üstlük hayvan ithal eden kişilere teşvikler ve sıfır faizli krediler verildi. Böylece kendi halkını besleyemez hale geldi. Geri kalmış ülkelere özgü hastalıklar hem hayvanlarını hem insanlarını tehdit ediyor. Yapılan en ciddi uyarılar kara mizah örneği 'pantolon paçalarınızı çorabınızın içine sokun' veya 'kuş gördüğünüzde hemen kaçın' oluyor!
AB mevzuatına uygun diye çıkartılmaya çalışılan 'Veteriner Hizmetleri, Bitki Sağlığı, Gıda ve Yem Yasa Tasarısı' da gıda güvenliğini sağlayacak ciddiyetten uzak, adeta yasa gücü ile gıda sektöründe işsizlere iş bulma mekanizmasına dönüştürülmüştür. 2004 yılında çıkartılan 5179 sayılı Gıda Yasası da bize AB mevzuatına uygun diye yutturulmaya çalışılmıştı. Acaba hangisi doğru?
Peki niye böyle oluyor? Hemen söyleyelim. Sorun Ulusal Güvenlik sorunudur. Özellikle İkinci Dünya Savaşından sonra gıda stratejik bir silah olarak ele alındı. Artık günümüzde ülkeler topla, tüfekle, silahla fethedilmiyor. Etki altına alınıyor ve sömürülüyor. Sağlıklı beslenemeyen toplumlar her zaman etki altına alınmaya mahkûmdur. Hiçbir zaman ot yiyen et yiyene üstünlük sağlayamamıştır. Toplumların bugün hayvansal proteinlere karşı duyduğu ihtiyaç reddedilemez bir gerçektir. Ayrıca hayvansal proteinlerin yerini bitkisel olanların da alamadığı bilimsel olarak ortaya konulmuştur. Bulgur, patates gibi nişastalı ürünler kas gücünü, hayvansal ürünlerse beyin ve zekâ gücünü artırır. Bu nedenle zeki insanlar fiziksel gücü yerinde ama zekâsı kıt olan insanları hep idare etmişlerdir. En büyük güç zekâdır. Et fiyatlarındaki suni artış ithalata zemin hazırlamaktır.
Hayvancılık doğru politikalarla kalkınabilir
Türkiye, mevcut sosyo- ekonomik ve coğrafi yapısıyla her türlü hayvansal üretime uygun ve çok önemli bir potansiyele sahiptir. Ancak, ülkenin sahip olduğu bu potansiyel yanlış planlama ve uygulamalar sonucu akılcı ve verimli bir biçimde kullanılamamaktadır. TÜİK'in son verilerine göre, Türkiye'de 1927 yılında nüfusun yüzde 75,8'i köy ve beldelerde yaşarken, 2009 yılına gelindiğinde bu oran, yüzde 24,5'e geriledi. O zaman tarlaları, bahçeleri kim ekecek,biçecek; ineği,koyunu kim yetiştirecek, eti/sütü acaba kim üretecektir?
Hayvancılık sektörü, devlete yıllardır başlı başına bir sektör olarak değil, bir yan iş kolu olarak tanıtılmıştır. Bu yanlış, bir devlet politikası olmamasına karşın, yönetime egemen olan anlayış, devleti bu şekilde yönlendirmiştir. Hâlbuki gelişmeyen hayvancılık sektörü, diğer birçok sektörün gelişmemesine de neden olmuştur. Ülkenin kırsal kalkınması ancak ulusal hayvancılık politikası oluşturulması ve uygulanması ile mümkündür. Güneydoğudaki terörü besleyen ve köyden kente göçü teşvik eden işsizlik sorunu da böylece ortadan kalkacaktır. Hayvancılık sektörü, kendi üretim yönü dışında birçok sektöre hammadde sağlayan sürükleyici ve istihdam yaratıcı bir sektördür.
Günümüzde Türkiye'de yaşayan nüfusun kırmızı et ihtiyacının % 50R17;sinin kaçak kesim veya yurda kaçak olarak getirilen canlı hayvan veya etlerden karşılandığı artık hükümet kayıtlarına da girmiş olduğu herkes tarafından bilinmektedir. Ayrıca et fiyatlarının biraz da artması nedeniyle insanlara at ve eşek eti de yedirilmeye başlandı. Hâlbuki 1960'dan 1980'e kadar uygulanan doğru politikalarla Türkiye canlı hayvan ve et ihracatında önemli bir konuma gelmişti. Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkelerinin 1982 yılında Türkiye'den talep ettikleri canlı hayvan ve et yaklaşık 600 milyon dolar tutarındaydı. Genel dışsatımımız 6 milyar dolar ve bunun dışsatım içindeki payı % 8,2 olmuştur. Bu değerler önemli bir gelişmeyi belirtmekle Türkiye ekonomisi açısından sağlıklı bir gelişmeyi simgelemektedir. Çünkü Türkiye hayvancılığı dışa bağımlı olmayan en önemli öz kaynaklarımızdan birisiydi. 24 Ocak 1980 Ekonomik istikrar (sızlık) paketinin yürürlüğe girmesine kadar sürekli bir gelişme ve büyüme eğiliminde olan hayvancılığımız bu olumlu noktaya nasıl mı geldi? Tabii ki Uluslar arası Cenevre anlaşmasıyla birlikte kurduğu örgütlenme modeliyle.
Olayı başka bir açıdan değerlendirmekte yarar var. Hayvancılığa sadece parasal destek yapmak yeterli mi? Bu soruya hiç kimse olumlu yanıt veremez. Çünkü hayvan hastalıklarıyla mücadele etmeden hayvansal üretimin artırılamayacağı aşikârdır. Çünkü siz ne kadar üretirseniz üretin eğer ülkenizde bir şap hastalığının önüne geçemiyorsanız bunları ihraç edemez ve ekonomiye yönelik bir katkı sağlayamazsınız. Üstüne üstlük ürettiğinizi de gömmek zorunda kalır ve yapmış olduğunuz tüm emekleriniz ve masraflarınız boşa gitmiş olur. Bu nedenle sistem doğru bir şekilde yeniden organize edilmeli ve etkinliği arttırılmalıdır. Hayvancılık sektöründe yapısal bozuklukları giderecek, sektörün potansiyelini harekete geçirecek, kamuda ve özel kesimde yeni örgüt model ve yapılanmalarına gitmek 21. yüzyılda uygar bir ulus olmanın da gereğidir. Demek ki uygarlık yolunda daha çok ekmek yememiz lazım.
Yapılması gereken bellidir.
Bütün bu görüşlerin ışığı altında hayvancılığın bitkisel üretimden farklı kendi başına bir özelliği olduğu da düşünülerek ayrı bir örgütlenme biçimi altında düşünülmesi zorunludur. Hayvancılığın içinde bulunduğu durum ve stratejik yapısı gereği hem üretim hem de hastalıklarla savaş birimlerinin aynı çatı altında olması, hizmetlerin etkinliğini arttırmaya yönelik uygun bir yaklaşım tarzı olacaktır. Buna ilişkin veteriner araştırma enstitülerinin de teknik farklılıkları olması nedeniyle bu birime bağlanması gereklidir. Aksi taktirde 1980R17;lerden itibaren hayvancılığa yönelik yapılan bütün olumsuzluklar, son bir darbe ile bu sektörün tamamen yok olmasına yol açabilir. Artık günü kurtaran değil köklü tedbirler alma zamanıdır.
Son söz olarak mecliste incelenmekte olan R20;Tarım ve Gıda Bakanlığının Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanunu Tasarısı R20; ile R20;Veteriner Hizmetleri, Bitki Sağlığı, Gıda ve Yem Yasa TasarısıR21; bu doğrultuda yeniden düzenlenmelidir. Avrupa Birliği'nde olduğu gibi, Veteriner Hizmetleri ve Gıda Güvenliğinin aynı yetkili otorite tarafından yürütüldüğü merkezi bir yapılanma) ve buna doğrudan bağlı güçlü bir taşra teşkilatı oluşturulmalıdır. Bunun dışındaki uygulamalar, zorlamalar ülkemiz tarımına, hayvancılığına, gıda güvenliğine, ekonomisine ve toplum sağlığına ciddi zararlar verecek ve AB uyum sürecini sekteye uğratacaktır.' denildi.
Platform Kurumsal Üyeleri:
Ankara-Giresun-İstanbul-İzmir-Mersin-Afyonkarahisar- Antalya-Hatay-Adana-Amasya-Kayseri-Elazığ-Trabzon-Bursa-Kastamonu-Uşak-Malatya-Samsun-Trakya-Diyarbakır-Kahramanmaraş-Aydın-Şanlıurfa-Kocaeli Bölge Veteriner Hekim Odaları Veteriner Gıda Hijyenistleri Derneği, Veteriner Hekimler Derneği, Veteriner İç Hastalıkları Derneği, Hayvan Hakları İçin Veteriner Hekimler Derneği, Veteriner Halk Sağlığı Derneği ve Veteriner Sağlık Ürünleri Sanayicileri Derneği www.abveteriner.org
'Tarım-hayvancılık tükenecek, tedbir alın'


01 Mart 2010 Pazartesi 15:50




ANKARA -AA- AB Veteriner Platformu tarafından 'et fiyatlarındaki suni artışın ithalata zemin hazırladığı' belirtilerek, Türkiye'de 'tarım ve hayvancılık tükenmeden köklü tedbirler alınması gerektiği' dile getirildi.
AB Veteriner Hekim Platformu'nca 'Türkiye'de tarım ve hayvancılık tükenmeden köklü tedbirler alınmalıdır' başlığıyla yapılan yazılı açıklamada, 'et fiyatları, et ithalatı, Tarım ve Köyişleri Bakanlığı'nın yeniden yapılanması' konular ve çözüm önerilerine değinildi.
Türkiye hayvancılık sektörünün karşı karşıya olduğu sorunların yıllardır katlanarak bugünlere geldiği savunulan açıklamada, sektörde, 'örgütlenme alanında yaşanan boşluklar, sınırların kontrol altına alınamaması, etkin bir hayvan hastalık kontrol sisteminin kurulamaması, IMF ve Dünya Bankasının dayatmalarıyla yanlış et ithalatı yapılması ve bu tür ürünlerin stratejik ürünler olarak görülmemesi nedeniyle hayvancılık sektörü (tarım sektörü de buna dahildir) deyim yerindeyse katledilmiştir' görüşü ifade edildi.
Ülkenin, 1982 yılına kadar bütün dünyaya canlı hayvan ve hayvan ürünleri dış satımı yaparken sadece 3 yıl içerisinde hayvan ve hayvansal ürün ithalat çısı haline getirildiği savunulan açıklamada, şöyle denildi:
'Geri kalmış ülkelere özgü hastalıklar hem hayvanlarını hem insanlarını tehdit ediyor. Yapılan en ciddi uyarılar kara mizah örneği 'pantolon paçalarınız ı çorabınızın içine sokun' veya 'kuş gördüğünüzde hemen kaçın' oluyor.
AB mevzuatına uygun diye çıkartılmaya çalışılan 'Veteriner Hizmetleri, Bitki Sağlığı, Gıda ve Yem Yasa Tasarısı' da gıda güvenliğini sa ğlayacak ciddiyetten uzak, adeta yasa gücü ile gıda sektöründe işsizlere iş bulma mekanizmasına dönüştürülmüştür.'
Açıklamada, 'et fiyatlarındaki suni artışın ithalata zemin hazırladığı' ö ne sürüldü.
Türkiye'nin mevcut sosyo-ekonomik ve coğrafi yapısıyla her türlü hayvansal üretime uygun ve çok önemli bir potansiyele sahip olduğu vurgulanan açıklamada, 'Ülkenin sahip olduğu bu potansiyel yanlış planlama ve uygulamalar sonucu akılcı ve verimli bir biçimde kullanılamamaktadır. TÜİK'in son verilerine göre, Türkiye'de 1927 yılında nüfusun yüzde 75,8'i köy ve beldelerde yaşarken, 2009 yılına gelindiğinde bu oran, yüzde 24,5'e geriledi. O zaman tarlaları, bahçeleri kim ekecek, biçecek; ineği, koyunu kim yetiştirecek, eti/sütü acaba kim üretecektir?' denildi.
Hayvancılık sektörünün, devlete yıllardır başlı başına bir sektör olarak değil, bir yan iş kolu olarak tanıtıldığı, ülkenin kırsal kalkınmas ının ancak ulusal hayvancılık politikası oluşturulması ve uygulanması ile mümkün olduğu belirtildi.
Hayvancılığa sadece parasal destek yapmanın yeterli olmadığına işaret edilen açıklamada,hayvan hastalıklarıyla mücadele etmeden hayvansal üretimin artırılamayacağı vurgulandı. Sistemin doğru bir şekilde yeniden organize edilmesi ve etkinliğinin artırılması gerektiği kaydedilen açıklamada, şu öneriler dile getirildi:
'Hayvancılığın bitkisel üretimden farklı kendi başına bir özelliği olduğu da düşünülerek ayrı bir örgütlenme biçimi altında düşünülmesi zorunludur. Hayvancılığın içinde bulunduğu durum ve stratejik yapısı gereği hem üretim hem de hastalıklarla savaş birimlerinin aynı çatı altında olması, hizmetlerin etkinliğini arttırmaya yönelik uygun bir yaklaşım tarzı olacaktır. Buna ilişkin veteriner araştırma enstitülerinin de teknik farklılıkları olması nedeniyle bu birime bağlanması gereklidir. Aksi takdirde 1980'lerden itibaren hayvancılığa yönelik yapılan bütün olumsuzluklar, son bir darbe ile bu sektörün tamamen yok olmasına yol açabilir. Artık günü kurtaran değil köklü tedbirler alma zamanıdır.'
Meclis'e sevk edilen 'Tarım ve Gıda Bakanlığının Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanunu Tasarısı' ile 'Veteriner Hizmetleri, Bitki Sağlığı, Gıda ve Yem Yasa Tasarısı'nın bu doğrultuda yeniden düzenlenmesi gerektiği de kaydedilen açıklamada, 'AB'de olduğu gibi, veteriner hizmetleri ve gıda güvenliğinin aynı yetkili otorite tarafından yürütüldüğü merkezi bir yapılanma ve buna doğrudan bağlı güçlü bir taşra teşkilatı oluşturulmalıdır. Bunun dışındaki uygulamalar, zorlamalar ülkemiz tarımına, hayvancılığına, gıda güvenliğine, ekonomisine ve toplum sağlığına ciddi zararlar verecek ve AB uyum sürecini sekteye uğratacaktır' denildi